sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

0 kişi kendisini tutuyor, 0 arkadaşı var.


Mühendis olarak çalışıyor. www.ivmedergisi.com adlı bir sitesi var.

demokratmakina panosu rss kaynağı

arkadaşları neler demiş?

Açıklama No 20: 19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamının Yıldönümünde TMMOB Birimleri Dedemanlarda Eğlence Düzenliyor!

Ülkemiz tarihi halka dönük birçok katliamla doludur. 1977 1 Mayıs katliamı, 1978 Maraş katliamı, 16 Maraş katliamı, Sivas katliamı, Gazi katliamı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu katliamlardan biri de bugün 8. yıl dönümü olan, 19 – 22 Aralık 2000 tarihinde “Hayata Dönüş” adıyla yapılmış hapishaneler katliamıdır.

19 – 22 Aralık 2000, ülkemiz hapishaneler tarihinin en büyük katliamının tarihidir. “Hayata Dönüş” operasyonu ile ülkemizde 1974 yılı Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra en büyük askeri güç (20.000 asker, 20.000 bomba) kullanılarak 28 hükümlü ve tutuklu katledilmiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit; “Hapishaneler sorununu çözmeden, IMF programının uygulanamayacağını” söyleyerek katliamın emperyalist politikaların uygulanabilmesi açısından bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Bu da konunun yalnızca siyasi tutukluların değil, tüm halkın sorunu olduğunun en özlü ifadesidir.

19 – 22 Aralık 2000, ülkemiz hapishaneler tarihinin olduğu kadar dünya hapishaneler tarihinin de en büyük katliamlarından birinin ve bu katliama karşı cansiperane direnişin tarihidir. Bu nedenle 19 Aralık, uluslararası düzeyde “Uluslararası Tecritle Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Başka bir deyişle bu tarih, ülkemiz sınırlarını aşmış, dünya çapında bilinen bir tarih haline gelmiştir.

Her 19 Aralık'ta birçok tutuklu yakını hapishane önlerine gidip karanfiller bırakarak yitirilenleri anar. Birçok demokratik kitle örgütü ülkemizde ve dünyada paneller, sempozyumlar düzenler, hapishanelerdeki devrimcilerle dayanışmalarını dile getirir, “19 Aralık'ı, katledilenleri ve tecridi unutmayacağız, unutturmayacağız” derler.

19 Aralık, aynı zamanda tüm halka dönük bir gözdağıdır.19 Aralık'la halka “Hakkını ararsan, direnirsen seni F tipi hücrelere atarım, tecrit ederim, üstüne istediğim gibi kurşunlar, bombalar yağdırırım, hiç kimse senin sesini bile duymaz” denmiştir. Amaç susturmak ve unutturmaktır. İşte bu nedenlerle tecride karşı uzun yıllar süren bir direniş gerçekleştirilmiştir. Bu direnişte hapishanelerde ve dışarıda 122 insan hayatını kaybetmiş, yüzlercesi sakat kalmış, büyük bedeller ödenmiş ama sonuçta susulmamış, unutturmaya izin verilmemiştir.

Peki, 19 Aralık egemenlerin sömürü, baskı ve sindirme politikalarının en somut ve vahşi ifadesiyken, dünya direniş tarihine geçmiş önemli bir günken, mühendis-mimar örgütümüz TMMOB 19 Aralık'ın 8. yıldönümünde ne yapmıştır?

Bir mezar anmasına mı gitmiştir? HAYIR.

Bir panel, bir sempozyum mu yapmıştır? HAYIR

Hatta ve hatta bir yazılı basın açıklaması bile yapmamıştır. Böyle günler TMMOB etkin yönetim anlayışının gündeminde yoktur. TMMOB etkin yönetim anlayışının gündeminde “Emniyet Müdürlüğü’nün iftarına katılmak” vardır ama devrimcilerin katledildiği, tüm halka gözdağı verilmeye çalışıldığı 19 Aralık'la ilgili basit, küçük bir şey yapmak bile yoktur.

Peki, TMMOB yönetimi 19 Aralık'la ilgili bir şey yapmıyor, TMMOB'ye bağlı oda ve şubeler neler yapıyor?

İşte birkaç örnek:

—MMO Ankara Şubesi, mesleğinde 25, 40, 50 ve 60. yılını tamamlayan üyelerine 19 Aralık 2008 tarihinde yapılacak gece ile plaket veriyor.

—İMO Ankara Şubesi de 19 Aralık 2008 tarihinde “Meslekte 25. yıl ve 40. Jübile Yemeği” veriyor. Konuk sanatçı ise Özdemir Erdoğan…

—EMO Ankara Şubesi ise 19 Aralık Cuma gecesi Dedeman Oteli Avizeli Salon'da meslekte 40., 50. ve 60. yıllarını dolduran üyelerine plaket vereceği bir gece yapıyor. Gecede Feryal Öney sahne alıyor.

Bu örnekleri görünce çok fazla bir şey söylemeye de gerek kalmıyor. Söylenebilecek tek şey belki de “Bir de zil takıp oynayın!” demektir.

Günler torbaya mı girmiştir? Gece yapacak, eğlenecek başka gün kalmamış mıdır? Kimse “unuttum” diyemez ya da “yoğun etkinlik programımız vardı”, “bu tarihin dışında başka bir gün uygun yer yoktu” gibi gayri ciddi cevaplarla bu konuyu geçiştiremez. Böyle deniyorsa devrimci demokrat duyarlılık nerede kalmıştır? 19 Aralık katliamının yıldönümünde, üstelik bu büyük katliama ilişkin tek bir söz söylememiş, tek bir etkinlik yapmamışken, bu tarz etkinliklerin düzenlenmesinin devrimci demokratlar nezdinde herhangi bir haklı açıklaması olabilir mi? 28 devrimcinin katledildiği, filmlere kitaplara konu olan, dünya çapında “mücadele günü” olarak tespit edilmiş bir günde bu davranışları sergileyenlerin toplumsal mücadeleye dönük iddiaları da sorgulanır.

Bizler devrimci, demokrat ve yurtsever mühendislerin sesi olan İVME Dergisi olarak “dünyanın neresinde haksız yere bir tokat patlasa birinin yüzünde, onu yüreğimizde hissediyoruz.” Devrimciliğin ve demokratlığın, insanlığın yaratmış olduğu tüm mücadeleler ve direnişler tarihini sahiplenmekten ve geliştirmekten geçtiğini biliyoruz. Sistemin önemsizleştirme ve unutturma politikalarına karşı buradan bir kez daha tekrarlıyoruz:

Unutmayacağız, Unutturmayacağız!

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
İVME

demokratmakina   23 Aralık 2008 12:03  

İVME Belgesel Gösterimi: "DEVRİM ESKİŞEHİR" ve "Devrim Arabası"nın Mühendislerinden "KEMALETTİN VARDAR" ile Söyleşi

DEVRİM ESKİŞEHİR

Yeryüzünde hiçbir otomobil onun kadar yanlış tanıtılmadı...

Onun kadar aşağılanmadı…

1997 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi 4. sınıf öğrencilerinden

Görkem KİRİŞ

Didem YILMAZ

Funda ERZURUM

Fulten ERSUN

Büyük cesaret öyküsünün belgeselini[*] çekti.

Başlangıcı ta 16 Haziran 1961 tarihine uzanan…

Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'den gelen çok gizli damgalı emirle başlayan…

Projede yer alan 23 mühendisin “Türk insanının makus talihine meydan okuma” olarak algıladığı , en küçük bir tereddüt ve endişe sergilemeksizin işe başladığı sürecin öyküsü…

Emperyalist sömürü mekanizmasın yerli ve yabancı işbirlikçilerle nasıl ete kemiğe büründüğünün somut öyküsü…

DEVRİM ESKİŞEHİR

O mühendislerden biri de Yüksek MAKİNA MÜHENDİSİ Kemalettin Vardar’dır. O yıllarda TCDD’nin kuruluşlarından Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii A. Ş’de (TÜLOMSAŞ) çalışan Kemalettin Vardar’la birlikte bu belgeseli izleyeceğiz ve öyküyü birinci ağızdan dinleyeceğiz.

Yer : İVME Bürosu

Tarih : 24 Aralık 2008 Çarşamba

Saat : 19.00

Konuk : Yüksek MAKİNA MÜHENDİSİ KEMALETTİN VARDAR

demokratmakina   23 Aralık 2008 11:44  

İKİNCİ Plaza EylemiNE ÇAĞRI

IBM çalışanlarının bu uğurda yaktığı ışık, sektörümüz ve tüm beyaz yakalı çalışanlarda örgütlenme bilincini oluşturacak, ülkemiz ve gelecek
nesiller için güvenli çalışma ortamının yerleştirmesini sağlayacaktır.

Hepinizi bu onurlu insan ve ülke mücadelesinde kendimiz için, arkadaşlarımız için, çocuklarımız için ve ülkemiz için dayanışmaya bekliyoruz.

İkinci Plaza Eylemi:
17 Aralık 2008, Çarşamba, Saat:12:30
Yapı Kredi Plaza, B Blok Kapısı, Levent

İvme Dergisi

demokratmakina   16 Aralık 2008 12:33  

İZMİR KIRIKLAR

F TİPİ'NDEN GELEN İŞKENCE ANLATIMI

Merhaba,

Bir bayrama daha giriyoruz. İşsizliğin günden güne arttığı, insanların aylardır evlerine para götüremediği şu dönemde kurban bayramına giriyoruz. Bu düzende halk mı kurban, yoksa hayvanlar mı kurbanlık?

Aşağıda okuyacağınız anlatım halkının kurbanlık olduğunu kabul etmeyen ve ona karşı mücadele eden devrimci bir gencin hapishanelerden gelen işkence çığlığı. Bu genç, 9 Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi 3 sınıfta öğrenci iken Haziran 2007’de polisin komplosu ile yine kendi gibi Ege Üniversitesi İktisat Fakultesin’de öğrenci olan İleri Kızılaltun ile birlikte tutuklandı. Bütün komplo bozulduğu halde hala tutuklular.

. Engin Çeber’in işkence ile katledilmesinin üzerinden fazla zaman geçmeden, Adalet Bakanının Engin için özür dileyip olayı “münferit” gösterirken, İzmir-Kırıklar

F Tipi hapishanesinden İleri, Burak, Fehmi Çapan’a yapılan işkence haberleri geldi. Aşağıdaki anlatım tecrit koşullarına direnenlere duyulan düşmanlığı, işkenceye, katliamlara, demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesine sessiz kalıp, izleyici kaldıkça Hitler zihniyetlilerin pervasızlığını gösteriyor. Okurken bir kez daha vicdanlarımızı sarsalım ve düşünelim…

Burak Demirci’nin Anlatımı:

Hapishaneden hastaneye sevklerimiz sırasında yaşadığımız sorunlar artarak sürüyor.

Henüz Kızılaltun ve Fehmi Çapan’ın 3 Kasım’da hastane sevki sırasında gördüğü işkence sonucu oluşan yaraları iyileşmemişken hastane sevkinden sorumlu aynı jandarma görevlileri canımıza kast ederek işkence yapmaya devam ediyor.

Yaklaşık 3 ay önce guatr şüphesiyle hastaneye sevk edildim ancak jandarmanın tavrı nedeniyle teşhis ve tedavi gerçekleşmediği gibi jandarmanın saldırısına maruz kaldım.

20 Ekim 2008 Pazartesi günü sevkim çıktığı halde hastaneye gitmekteyken ring hücresindeki kameranın görüntü almasını engellediğim gerekçesi ile jandarmanın saldırısına uğradım. Hastaneye giden ring aracı yarıyoldan döndürüldü. Normal şartlarda tutanak tutulup hastaneye gidilmesi gerekirken hapishaneye döndük. Ben derdimi anlamaya fırsat bulamadan küçücük ring hücresine iki astsubay en önde olmak üzere doldular. Elleri kelepçeli ve hasta insan o koşullar da neye nasıl karşı koyabilir ki? Ama amaç apaçık işkence yapmak olunca ve tedavimin engellenmesi olunca görevli jandarmalar h uygulamaya başvuruyor. Hücreye doluştular, ben tedavi olmak istediğimi söylesem de biri hemen koltuğumun altından tuttu diğer eliyle de omzumdan aşağı doğru bastırdı. Diğeri de (astsubay) ayağı ile ayak bileklerime bastı, askerler tekme attı. Karga tulumba hücreden çıkarılıp hapishaneye, gardiyanlara teslim edildim. Hakaret edip, küfür edip, dalga geçip beni bıraktılar ve çekip gittiler. Bu ilk saldırı idi ve 20 Ekim 2008 Pazartesi günü gerçekleşti. Suç duyurusunda bulundum, sorumluların görevden alınmasını istediysem de görevlerine devam ettiler ve aradan iki hafta geçmişken arkadaşım İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan 3 Kasım 2008 günü hastane sevki sırasında muhtemel ki aynı jandarmaların saldırılarına defalarca maruz kaldılar. Ringde başlayıp, hapishaneye kadar dakikalarca, saatlerce süren bir saldırıya, planlı bir işkenceye maruz kaldılar. Benzerini benim de yaşadığım ağza bir şey tıkayıp hastane içinde işkence yapma, saldırma pratiğini benden önce jandarma görevlileri arkadaşım İleri Kızılaltun’a uyguladılar. Bu uygulamayı yaygınlaştırması işkenceyi de sistemleştirmesi anlamına geliyor. Zira hasta bir insana hastanede işkence yapıp bir de “sesini kesmek için” ağzına çaput, sargı bezi rulosu tıkamak insanlıktan nasip almamış işkencecilerin başvuracağı bir yöntem olabilir ancak.3 Kasım 2008 günkü sevk sırasında İleri Kızılaltun ve Fehmi Çapan hastanelik oluncaya kadar dövülmüş defalarca jandarmanın işkencesine maruz kalmıştır. Peşpeşe yaşanan bu olaylardan sorumlu olan personel hala görevinden uzaklaştırılıp tutuklanmadığı için aşağıda ayrıntısını anlatacağım, cana kast eden işkenceye maruz kaldım.

28 Kasım Cuma günü önceden randevum olduğu halde guatr şüphesinin değerlendirilip

teşhis konulabilmesi için ultrason çektirmek üzere hücreden alındım. Normal kontrol ve aramalardan geçtikten sonra c.evi personeli beni görevli jandarmaya teslim etti. Daha oraya gelmeden 1–2 dk önce defalarca aramalardan geçerken aramayı engellemeyen hırka oradaki jandarmanın arama yapmasını nasıl engelleyebilir ki. Hırkamı çıkarmamı istediler, bense hırkamın hiçbir cebinin olmadığını, astarının olmadığını, kazaktan farksız olduğunu aramaya engel teşkil etmediğini, aynı hırkayla defalarca aramadan geçtiğimi, o halde aramamı yapabileceğini söyledim. Ancak oradaki görevli astsubay beni dinleyebilecek ve anlayabilecek psikolojide değildi. Sorun çözmek için değil sorun yaratmak, hastane sevkini engellemek için orada olduğu ve bilinçli-planlı olarak böyle agresif, kışkırtıcı davrandığı belliydi. Hemen beni dinlemeden, olurunu düşünmeden, talebimi sağlıklı bir değerlendirmeden geçirmeden bağırıp çağırmaya başladı. Beni psikolojik olarak ezmeye, dayatmalarını böylece kabul ettirmeye çalıştı ama ben dayattığı uygulamanın yasal olmadığını, hırkanın aramaya engel olmadığını, kazaktan farksız olduğunu, mont ve ya daha kalın bir şey giydiğimizde zaten kendimizin çıkarıp arattığını, aramaya engel olmak istemediğimi anlatmaya çalıştım. Beni anlayacak daha doğrusu dinleyecek biri olmadığından daha rütbeli ve sorumlu bir asker ile görüşüp sorunun çözülmesini istediğimi bildirdiysem de görevli astsubayın bir talebi dinleyip hakverip sorun çözecek bir durumu yok. Her işini tehdit, gözdağı ile çözmeye çalıştığı belliydi. Ki bu yaptığı psikolojik işkencedir ve onunla karşı karşıya gelen her tutukluya uyguladığı bir iişkence şeklidir. Görevli astsubaylar benim tedavimi engellemeyi bilinçli olarak planladıklarından kazak-hırka meselesinden hemen saldırgan tavırlar sergilemeye başladılar.”Gidiyorsan soyunursun, gitmiyorsan burada kalırsın” a getirildi durum. Daha sonrada en önde astsubayın kendisi olmak üzere bütün askerler odaya doldu. Astsubay dışarı çıkarmak için sol kolumdan çekmeye başladı. Diğer astsubay da öbür kolumdan… Kolumu tutan ayaklarından tutun diye bağırarak saldırıyı da yönetiyordu. O halde beni yere yatırdılar ve bir diğeri hayalarıma bastı. Sonra beni kaldırıp odadan dışarı attılar. Sol dizim, ayak bileklerim yere vuruldu, üzerlerine basıldı. Hakaret ve küfür edildi. Ortamı geren, agresif ve saldırgan davranan, sorunu çözebilecekken hep işi çözümsüzlüğe götürüp işkenceye kılıf hazırlayan ve işkenceyi bizzat yapan, tedavimizi engelleyen astsubay her zaman aynı tavrı sergileyen kişidir ve bunu artık davranış şekli haline getirmiştir. O görevde olduğu sürece tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği tehlikededir. 20 Ekim 2008’de bana işkence yapan, tedavimi engelleyen, saldırıyı yöneten, örgütleyen de aynı astsubaydır, aşağıda anlatacağım işkencelerden de en başta bizzat kendisi sorumludur. Bize yönelik defalarca saldırı örgütledi. .. öyle bir psikolojiye soktu ki onun yüzü bir an bile gözümün önünden gitmiyor. Hastane sevki sırasında hastanelik olup geri gelmek bu psikolojiye sokmaya başladı.

Oradaki jandarma saldırısı sonrası yere yatırıldım ayak bileklerime basılıp yerde tekmelendim, sonra da hapishane personeline teslim edildim. Beni bırakan jandarmalar hapishaneden ayrıldılar. Sorunun çözümü için hapishanede görevli II. müdür ile görüştüm. Durumu anlattım, hastaneye gidip tedavi olmak istediğimi anlattım. II. Müdür beni tekrardan hastaneye göndermeye çalışacağını söyledi ve yaklaşık bir saat sonra saat 11:20 gibi hastaneye götürülmek üzere aynı jandarma görevlilerince aramaya alındım. Bu kez aynı hırka aramayı engellemedi ve kelepçelenip hastaneye gitmek üzere ringe bindirildim.

Samet isimli 1 No’lu

F Tipi Hapishane’de hükümlü bir arkadaş da ultrason çekimi için gelmişti; onunla beraber ultrason çekimimiz yapılmak üzere Yeşilyurt Hastanesi 3. kattaki ultrason çekim bölümüne getirildik. Samet’in mide çekimi erken bitti ve onu bir grup jandarma tekrar nezarete indirdi. Benim tiroit çekimi yapılacağından bölüme girişte hemen girişte sağ taraftaki kabine kaydım yapıldı. Ancak orada iş yoğun olduğundan orada görevli doktor o kabin ile ayanı sıradaki cam kenarındaki boş kabine gelip benim ultrason çekimimi yapmak üzere geldi. Ben ve yanımda sabah bana hırka meselesinden kaynaklı işkence yapan astsubay ve birkaç asker olduğu halde kabine girdik. Kabin dediysem buralar perde ile birbirinden ayrılmış yerlerdir. Paravan bile değil sadece birebir perde ile ayrılmıştır.

Doktor hanımdan orayı tedaviye uygun hale getirmesini, bana sabah işkence yapmış olan jandarmaların en azından perdenin arkasından yani iki adım geride durmasının orayı tedavi için uygun hale getirebileceğini, bunun güvenlik açısından hiçbir sakınca doğurmayacağını anlatmaya çalıştım. İnsanın kendine işkence yapan birinin önünde tedavi olamayacağı gayet nettir. Bu talep de en insanı taleptir. Kaldı ki istediğim de görevli askerin çok uzağa gitmesi değil iki adım öteye perdenin ötesine geçmesidir. Benimle ilgilenmeden kestirip atan, sorunu çözecek yere jandarmayla işbirliği yaparak böyle planlı bir saldırıyı örgütleyen orta boylu esmer, genç bir doktor ( veya pratisyen) idi. Talebimin gayet insanı olduğunu doktora anlatmaya çalıştıysam da, benim tedavi hakkımı en önce onun savunması gerektiğini anlatmaya çalıştıysam da doktor saldırının planlı olduğunu ele verircesine böylesi insanı bir talebi dinlemekten bile kaçtı. Görevli jandarmayı perdenin ardına gönderip ortamın tedaviye ve muayeneye uygun hale getirmektense hastane özel güvenliğini çağırıp beni dışarı attırmak ile tehdit etti başka doktor talep etme hakkım olmasına rağmen beni dinlemedi, talebimi gerekli yerlere iletmedi kabinden çıkarak oradan kaçtı ve askere: “ buna işkence yapabilirsiniz” demiş oldu. Gördüğüm işkenceden işkence yapan kadar işkenceye davetiye çıkaran o kadın doktor ve benim muayene, tedavi hakkımı savunmaktansa beni tehdit….den, kışkırtıcılık yapıp jandarmaları işkenceye teşvik eden bir ikinci bayan doktor da sorumludur. Bu ikinci bayan doktor diğerinden daha boylu saçları sarı, röfleli ( uzun sayılabilecek) ve öncekinden biraz daha yaşlı idi. 28-30 yaşlarındaydı. Benim tedavimden sorumlu olansa 2.... 25 yaşlarında siyah saçlı orta boylu idi.

Her ikisi de beni dinlemektense bizzat askeri provoke etmiş, kışkırtmış, saldırıya zemin hazırlamıştır, işkenceye ortak olmuştur. Bu iki doktor da görev ahlakını, etiğini rezil edilmiştir. Böyle doktorluk mesleğine ihanet edenlerin, işkenceye ortak olanların görevlerini bir an bile tutulmaması derhal açığa alınmaları gerekmektedir.

Ben doktorlara anlattığım kadar askerlere de personel ardında durmaları gerektiğini, tedavinin ancak öyle bir ortamda olabileceğini anlatmaya çalıştım. Ama doktor da kabini terk edince en önde baştan beri anlattığım ve daha öncede şikayetçi olduğum astsubay olmak üzere beni köşeye sıkıştırdılar. Astsubay yine bağırıp çağırmaya hakaret etmeye başladılar. Ben onlara da tedavi olmak istediğimi iki adım uzakta durmalarının güvenliği zaafiyete düşürmeyeceğini anlatmaya çalıştıysam da onlar yine dinlemediler ve en önde saldırgan ve işkenceyi yöneten astsubay direktifi ile askerler bana saldırdı. Kollarımdan tutup, ayak bileklerime bastırdılar. Sağ ayak bileğimin dışı orada yaralandı ve aynı ayağın topuğu ezildi. Bir tanesi botuyla boynuma, diğeri bir diğeri de göğsüme bastırdı. Astsubayın direktifiyle şişman boyluca esmer bir er benim hırkamı ağzıma ve burnuma bastırarak nefes almamı engelledi. Hepsi birden üzerime çullandı. Ben kafamı korumaya çalıştım ama soluğum da kesilmişti. Kaburgalarıma tekme attılar. Bu arada hala soluksuzum ve neredeyse can vermek üzereyim nefessizlikten. Nefes almak için çırpınıyorum. Ben çırpınırken onlar da beni kelepçelemeye çalışıyorlar ama bir asker nefes almamı engelliyor. Son çırpınış ile o an ağzımı o hırkadan kurtaramamış olsaydım boğulup ölmüş olabilirdim. Hapishanedeişkence ile öldürülen Engin Çeber’den sonra bir kez de hastanede işkence ile ölüme tanıklık edecekti tüm kamuoyu. Orada ölümden bir solukluk nefes ile kurtulmuş olsam da işkence orada son bulmadı. Burnu… açık halde ağzıma bir sicim veya ip veya çaput gibi bir şey çekildi, arkadan bir asker atın dizginine asılıyor gibi asılıyordu ona. Ellerim kelepçeli, ağzımda çaput olduğu halde yüzüstü yatırıldım ama hala o muayenehanedeyiz ve bu yaşananlara başta memur ( Hapishanede) Hüseyin olmak üzere orada görevli bir kadın ile ( sanırım stajer idi) doktorlar ve hastalar da şahit olmuştur. Saat öğleden sonra 13:00-14:00 arası idi ve kayıtlardan tanıklık yapabilecekler bulunabilir. Yüzüstü ağzımda çaput olduğu halde burnumda tıkalı olduğundan nefes alamıyordum. Yine can havliyle soluk alabilmek için ağzımdaki çaputu şu an nasıl yaptığımı bilemediğim şekilde ağzımdan çekip boynuma düşürdüm . bir soluk nefes aldım ama arkamdaki asker boynuma düşen çaputa iki uzundan asılmaya devam etti. Üstüne ağzıma yeniden ve ek olarak bir çaput daha çekildi. Ağzımdan çaputun boynuma düşmesinden iişkenceyi yöneten astsubay resmen paniğe kapıldı ve derhal yeni bir çaput buldurdu, tabii cebinde hazırda gezdirmiyorsa. Ben onun talimatlarını duyabiliyordum.

Yani iki ayrı çaput (ağzımda ve boynumda) arkadan çekili halde, kollardan ve bacaklardan tutularak karga-tulumba tekme-tokat dövülerek hastanenin 3. katında o muayenehaneden götürülmeye başlandım. Küfürler, hakaretler eşliğinde ağzımda ve boynumda iyice sıkılmış ve her an gerdirilen birer çaput, eller önden kelepçeli, kollardan bacaklardan tutulmuş halde indim. Bu insanlık dışı işkence bu kadarla da kalmadı. Boynumu sıkan çaput beyne kan geçmesini engellediğinden bir ara bayıldım ve öldüm sanmış olacaktılar ki o an beni hastane ortasında yere bırakıp tekrar kendime gelmemi beklediler. Elbette bekleme sırasında da her birinin ayakları üzerimde, “kendime getirmek için” vurmak ve ezmek ile meşgullerdi. Çaputlar gevşeyince beynime biraz kan gidip soluk alabilince çaputlar yine gerildi, karga tulumba bu insanlık dışı muamele ile asansöre kadar geldik. Asansörün içinde de beni yere yatırıp, köşeye sıkıştırıp üzerime bastılar. Kafam yerde iken biri botunun topuğu ile ense kısmından boynuma bastırdı. Alnımdaki çizikler orada oldu. Bir diğeri de ellerim kelepçeli olmasına rağmen iki elimin arasına bot ile bastı ve kelepçe iyice oturdu. Burada karnıma, kaburgalarıma tekmeler atıldı. Dizime, ayak bileğime basıldı (sağ). Küfür edildi, hakaret edildi. Kelepçeler bileklerime iyice oturdu ve ben ellerimi kullanamıyordum. Bu durumda kime ne kadar mukavemet edilebilirdi ki; bir de asansörde hasta bir insanı ayaklar altında çiğneyerek hangi güvenlik zafiyetine tadbir olarak bunca işkence yapılmaktadır?

Tüm yaşananlar saldırının bilinçli bir şekilde planlanarak yapıldığını gösteriyor, bizzat bunları yapan iki-üç astsubay ve onların yönlendirdiği erlerdir. Agresif, konuşmayı bile sakince dinleyemeyen astsubay en önden işkenceye girişen ile, vuran, çaputları ağza- boyna çekme talimatını veren, bizzat işkenceyi uygulayan, yönlendirendir. işkenceyi örgütleyen, beni boğarak öldürmeye çalışan veya o psikolojiye sokmaya çalışandır.

Saldırının devamında asansörden inince de asansörden karşı binadaki mahkum nezaretlerine kadar olan kısma dövülerek, yerlerde sürüklenerek getirildim. Döve döve nezarethaneye atıldım. İnsan içinden çıkmış olmamızdan olacak askerin ağzı nezarethanede daha da bozuldu. Küfürler ve hakaretlerle psikolojik işkence sürerken nezarette bile bileklerimi iyice oturmuş kelepçe çözülmeyerek fiziki işkence de sürdü. Daha önceki hasta sevkim sırasında nezarethane duvarında yazan talimatnameden okuduğuma göre nezaretteki tutuklunun, hükümlünün kelepçesi hemen çözülmesi gerekirken orada da kelepçe çözülmedi. Defalarca çözün dememe rağmen işkenceci astsubaylar benimle dalga geçti, ağza alınmayacak küfürler ettiler. “ seni hem döver hem de böyle saatlerce tutarız” diye tehdit ettiler. Fiziki işkence onur kırıcı psikolojik işkence ve hakaretler, küfürler ve tehditlerle sürdü. Orada kelepçe bileklerime oturmuş halde dakikalarca tutuldum. Bilekler o kadar kötüydü ki ellerimi hiç kullanamıyordum. üstümü başımı toparlayamıyor, ayakkabılarımı bile giyemiyordum. Bir süre sonra ( 10- 15 dakika kadar) beni yine döverek karga tulumba ring aracına götürdüler. Ben tedavi olmak istediğimi orada da söylesem de beni dinlemediler. Yola çıktık ve 1 No’lu

F Tipi Hapishane’ye getirildim. Kapıda ringden inmem istendiyse de ben hastaneye geri dönmek istediğimi üç aydır guatr teşhisinin konması için hastaneye gittiğimi ve her defasında saldırıya uğradığımı bu yüzden tedavimin ve teşhisin olmadığını, polikliniklerin kapanmasından önce hastaneye gitmem gerektiğini keza ona da sadece 2 saat kaldığımı söylememe rağmen; işkence gördüğümü, ciddi bir durumumun, iç kanama vs. olabileceğini anlatmaya çalıştıysam da öncekilerden daha farklı kıyafetli üç asker ile önceki işkence yapan ekipten bir asker bana o haldeyken ringde saldırdı ve karga tulumba ringden indirip mahkum kabulde yere atıp kelepçemi çözüp beni gardiyanlara bırakıp çekip gittiler.

Tüm bu saldırılar, işkenceler sonucu boğularak ölmekten kurtulduysam da ağzımın içi, dudağım parçalanmış ve şişmiş, alnım çizikler, sıyrıklar içinde- sağ topuk üstüne basamıyorum- kürek kemiklerim, kaburgalarım ve leğen kemiklerimin ağrısı yoğun sürüyor. Bileklerime oturan kelepçeler sinirleri kesmiş durumda, şu satırları yazabilmem bile bu yüzden saatlerimi aldı. Bileklerimi kullanmakta zorlanıyorum, kemiklere kadar ağrıyor. Ağzımın parçalanmış, patlamış olmasından yemek yemek ve bir şeyler içmekte çok zorlanıyorum. Komple bir ağrı ve halsizlik de mevcut. Vücudumun çeşitli yerlerinde sıyrık çizik ve morluklar var.

Yaşadığım bu işkenceden sonra kurumunuzdan hukuki yardım talep ediyorum.

Bizler mahkemelere, savcılıklara, infaz hakimliklerine defalarca başvurmamıza rağmen bir sonuç alamadık. Aynı jandarmaların defalarca saldırısına uğradık ve hala da aynı kişiler görevlerinin başındalar. Bu noktadan bakıldığında sorumluların cezalandırılması için kamuoyu baskısının önemi şüphe götürmezdir. Konuya tüm ayrıntılarıyla vakıfsınız ve biz sizlerden kamuoyuna da bu konuda bilgilendirmenizi, dilekçemin birer örneğini Adalet Bakanlığına, Meclis İnsan Hakları’nı İnceleme Komisyonu’na, gazetelere, köşe yazarlarına göndermenizi istiyoruz. Biliyoruz ki işkenceye karşı sesimizi yükseltmedikçe işkence son bulmayacak. Çalışmalarımızda büyük yerin hapishanede tecrite karşı sokaklarda, karakollarda, işkenceye infazlara karşı mücadele ile dolu olduğunu, her türlü hak gaspına karşı cansiperane koşturmaya çalıştığınızı biliyoruz.

Şahit olduğunuz üzere tehdit altında olmamız bir yana hastane sevklerinde, mahkeme yolculuklarında da bir çok kötü muamele ve işkenceye maruz kalıyoruz. Tecrit sonuçta en çok da hakkı gasp edilenin sesi kesilerek ağırlaştırılıyor.

Bu konudaki duyarlılığınız için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar, başarılar diliyoruz.

1 No’lu

F Tipi CİK 1.12.2008

Şirinyer- İzmir

demokratmakina   10 Aralık 2008 21:38  

NURTEPE - GÜZELTEPE HALKI: Kanserli Ölüm İstemiyoruz

Sağlıkları hiçe sayılarak mahallelerine baz istasyonu kurulan
Nurtepe-Güzeltepe halkı, kar amacıyla yatırım yapan ve hizmet getiriyoruz yalanıyla halkın sağlığıyla oynayanları uyardı.

Daha önce (25 Kasım'da) mahallelerinde kurulan baz istasyonlarına karşı bir halk toplantısı düzenleyerek bir komisyon oluşturmuştu
Nurtepe Güzeltepe halkı. Ailelerle ve okul aile birlikleriyle görüşerek baz istasyonuna karşı eylem yapma kararı alan komisyon, o günden itibaren, bildiriler dağıtarak, kapıları dolaşarak baz istasyonunun insanların sağlığını nasıl tehdit ettiği anlattı.

6 Aralık Cumartesi günü yürüyüş düzenleyen
Nurtepe Güzeltepe halkı, hiçbir hizmetin insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımayacağını dile getirdi.

Saat 15.30'da Hüseyin Aksoy Parkı'nda toplanan halk, "Baz İstasyonlarına Hayır, mahallemizde Baz İstasyonları İstemiyoruz" pankartları arkasında kortej oluşturarak baz istasyonunun kurulu olduğu yere yürüdü.

"Mahallemizde Baz İstasyonları İstemiyoruz, Halkız Haklıyız Kazanacağız, Baz İstasyonlarına Karşı Gücümüz Birliğimizdir, Baz İstasyonlarına Hayır, Kanserli Ölüm İstemiyoruz, Baz İstasyonları Çatılara Değil Uyduya, Kirli Teknoloji İstemiyoruz, Dikkat Baz İstasyonları Öldürür" dövizlerinin taşındığı eyleme yaklaşık 250 kişi katıldı.

Baz İstasyonunun olduğu yerde bir açıklama yapan Güzeltepe Sakinlerinden Esen Poyraz geleceklerinin karartılmasına izin vermeyeceklerini ifade ederek "Hiçbir ticari faaliyet veya kamu hizmeti insan yaşamını hiçe sayacak temeller üzerine kurulamaz. Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz. Bir hizmetin karşılığı olarak insanın ölümü kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin insan yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez. Bizler
Nurtepe- Güzeltepe Halkı olarak, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı olduğuna inanıyoruz. Bunun için de önce kendi geleceğimize ve mahallemize her koşulda sahip çıkacağımızı ilan ediyor, Baz İstasyonlarının mahallemizden sökülerek kaldırılmasını istiyoruz" dedi.

"Mahallemizde Baz İstasyonları İstemiyoruz, Halkız Haklıyız Kazanacağız, Baz İstasyonlarına Hayır, Kanserli Ölüm İstemiyoruz, Baz İstasyonları Çatılara Değil Uyduya" sloganlarıyla eylem sona erdi.

Okunan basın açıklaması:

Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz!

Baz İstasyonları, cep telefonlarının birbirleriyle iletişimini sağlamak için kurulan alıcı-verici santraller olup bütün cihazların etrafında elektromanyetik alan oluşturmaktadır.

Baz İstasyonlarıinsan hücrelerinde yapısal bozukluklara yol açtığı, özellikle çocuklarda kanser yaptığı, gözde tahribatlar yarattığı, kanda ve beyin-omirilik arasındaki sıvıda tahribatlara yol açabilecek şekilde insan sağlığına zararlı olduğu bilinmektedir.

Ulaştırma Bakanlığı, meskun mahallelerde ve özellikle de okul-hastane gibi kurumlara baz istasyonu kurulmasına izin vermemiştir. Ancak, buna rağmen mahallemizdeki Baz İstasyonları halkın yaşadığı yerde ve okula ve sağlık ocaklarına çok yakın yerlerde kurulmuştur. Ancak sözkonusu para olunca yasaların hiçbir hükmü olmuyor.

Biz diyoruz ki hiçbir ticari faaliyet veya kamu hizmeti insan yaşamını hiçe sayacak temeller üzerine kurulamaz. Hiçbir hizmet insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz. Bir hizmetin karşılığı olarak insanın ölümü kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin insan yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez.

Bizler
Nurtepe - Güzeltepe Halkı olarak, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı olduğuna inanıyoruz. Bunun için de önce kendi geleceğimize ve mahallemize her koşulda sahip çıkacağımızı ilan ediyor, Baz İstasyonlarının mahallemizden sökülerek kaldırılmasını istiyoruz.

Geleceğimizin karartılmak istenmesine sessiz kalmayacağız. Baz İstasyonlarına hayır diyor, yetkili mercilere bir kez daha sesleniyoruz: Mahallemizde Baz İstasyonu İstemiyoruz…

NURTEPE-GÜZELTEPE HALKI

demokratmakina   10 Aralık 2008 21:26  

MAMAK'TA GECEKONDU YIKIMLARI

İdari Mahkemelerin 2 kez iptal ettiği Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamındaki Ankara Mamak’taki gecekondu yıkımları sürüyor. Mamak’ta Kentsel Dönüşüm projesi adı altında başlatılan ve özellikle Derbent, Üreğil mahallelerinde sürdürülen yıkımlara idari mahkemelerin iptal kararı vermesi sonucu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Arsa Karşılığı ev sözleşmesi” ve “TOKİ” anlaşmaları adı altında devam ediliyor. Derbent mahallesinde halk ev vaadiyle kandırılmaya çalışılarak ve belediyenin yıkımların başlangıcından beri uyguladığı yıldırma ve tedirgin etme politikasıyla Belediye’nin hazırladığı sözleşmeyi imzalamak zorunda bırakılıyor.

Belediyenin açtığı sözleşme imzalama bürosu adeta “İkna” odaları gibi çalışarak halk Belediyenin hazırladığı ve en kötü şartları içeren sözleşme imzalattırılıyor.

Belediyenin hazırladığı sözleşme şartlarına göre hak sahiplerinin çoğu 10-20 milyar ve daha üstü meblağlarda borçlandırılarak, ne zaman verileceği belli olmayan evler vaat ediliyor.

Halk özellikle ilk yıkımlardan sonra elektriklerin sık sık kesilmesi, suların kesilmesi ve yıkılan evlerin enkazlarının toplanmamasıyla tedirgin edilerek yıldırılmaya tedirgin edilmeye çalışılıyor. Mahalleyi çöplük içinde, yıkılan evlerin enkazları ve patlayan lağımlarla baş başa bırakmayla yetinmeyen Büyükşehir Belediyesi evleri telefonla arayarak, yazılı kâğıtlar göndererek ve mahalleye sık sık gelen yıkım ekiplerinin bizzat çağrılarıyla “evlerinizden çıkın, sözleşmeyi imzalayın, yoksa Belediye kamulaştırma yapacak hiçbir hak talebinde bulunamazsınız” diyerek halk korkutulmaya çalışılıp sözleşme imzalatılıyor.

Bugüne kadar 1100, Kasım ayında ise 50-60 civarında ev bu koşullarda yıkıldı, sayısı net olmamakla birlikte daha ev sahibinin de sözleşmeyi imzaladığı bilinmekte.

Sözleşmeyi imzalamadığı halde mahalle halkından evleri yıkılanlar da bulunmakta. Erol UYAR’ın evi 21 Kasım’da yıkıldı. Belediye tarafından verilen cevap ise “Yanlışlıkla yıktık” oldu. Yine Yusuf UZUN ve Rafet Doğan KARACA’nın evleri kendi rızaları olmadan ve sözleşmeyi imzalamadıkları halde “Boş duruyordu” gerekçesiyle yıkıldı ve ev sahiplerine “biz yıkarız tazminat davası açılsın” dendi. Yine ev sahiplerinden Yusuf KANGAL’ın kendisinin anlaşıp imzalamamasına rağmen eşinin sözleşmeyi imzalaması sonucu hukuksuzca elektriği ve suyu kesilmiş durumda.

Derbent’teki ilköğretim okulu öğrencilerinin velilerinin verdiği bilgiye göre okulun yarıya yakın mevcudu boşalmış durumda. Öğretmen sayısı düşmüş ve okulun yıkılacağı bilgisi tartışılmakta.

Derbent Mahallesi sakinleriyle yaptığımız röportajda da Büyükşehir belediyesine ve bugüne kadar yapılan yıkımlara ve bugün mahallenin bulunduğu duruma karşı duyulan öfke dile getiriliyor.

Ankara Haklar Dernekliler Derbent Mahallesine giderek halkla görüştü. Kandırılarak, yıldırılarak, evleri başlarına yıkılarak mağdur edilen halk şunları söyledi:

ZİYA HANÇER: Derbent’ten Yeşilöz’e (Kayaş bölgesine) kadar günde 20 ev kesin yıkılıyor. Yıkım ekibiyle birlikte kepçe ve 10 tane hurdacı dolaşıyor, ortak çalışıyorlar. Hem telefonla arıyorlar, hem bildiri gönderiyorlar. Bildiride gelin, Belediye’ye evinizi verin, vermezseniz kamulaştırırız. Yıkım ekipleri geliyor. Gelin evinizi verin, vermezseniz kamulaştıracağız, hiçbir şey alamazsınız diyor. Yıkıma geldikleri zaman elektriği kesiyorlar (ara sokakların) sonra ekip gidiyor istediği yeri yakıyor istediğini yakmıyor.

Bizim düşüncemiz kesinlikle evler verilmiyor. Mamak köprüsünden Elmadağ’a kadar seçim zamanı hiçbir partiyi koymayacağız mahalleye. Halkın oturduğu konuta enkaz bedeli diyor. Konut enkaz olur mu?

AZİZ İZCİ: Evimizi vermeyeceğiz. Mecbur kalırsak vereceğiz. Doğru dürüst anlaşmaya yanaşıp bizimle anlaşmadıktan sonra hiçbir şey vermeyeceğiz.

Derbent Çorum Mahallesi halkı:

RIDVAN…: Sadece Kasım ayında Çorum mahallesinde 10 civarında ev yıkıldı. Ev sahipleri kendileri gidip sözleşmeyi imzaladı. Ajan türü insanlar var birkaç tane. Onların etkisiyle ve insanlar üzerinde psikolojik baskısıyla gidenler oldu. Bu tarafta belediye evlere telefon etmedi. Kentsel Dönüşüm altında rant kavgası var. Vatandaşı düşünme havada kalır. Kriz nedeniyle insanların büyük çoğunluğunun yaşam düzeyi alt üst olacak, zaten geçim sıkıntısı çekiyoruz. Bir de barınma sıkıntısı olacak. Giden kaypaklar gitti. Kalanlar kaldı.

ELİF YILMAZ: Son bir ayda 10-15 ev yıkıldı. Herhangi bir bildirim gelmedi. İnsanlar sözleşmeyi imzalıyorlar “Al bunu ye Melih Gökçek dedi bu millet”, ben böyle diyemem. Gelip yıkıp bırakıyorlar, çamurdan, tozdan dışarı çıkamıyoruz, cam, kapı açamıyoruz. Belediyenin arabalarından rahatsızız. (Yıkım bölgesinin yanındaki köprü inşaatından kaynaklı gelip geçen) Bizi kim koruyacak Gazi Şahin dedim belediyenin önündeki basın açıklamasında, bu kadar polis seni koruyor.

Sonuna kadar direneceğim. Son kalırsam da Melih Gökçek gelecek aynı masada konuşacağız. Evimizin değerini vermiyor. Evimizin değerini versin verecekse. Aynı evimizin yerinden versin. Yoksa dayak gibi duruyorum. Erkekse gelsin evimi başımı vursun.

Pakize…: Yapsın buraya binayı, biz de burada evimizde oturalım. Hakkımızı versinler. Evimizi vermiyorum.

demokratmakina   10 Aralık 2008 21:13  

IBM PLAZA EYLEMLERİNİN İLKİ YAPILDI

Krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesi artarak devam ediyor. Her geçen gün, büyük medyada fazlaca yer almasa da, işten atılmalar, sendikal örgütlenmeye karşı saldırılar, hak arama çalışmalarının şiddetle engellenmesi uygulamaları yaygınlaşıyor.

Çalışanlar ve üretenlerin, kriz bahane edilerek işsizlik, fazla mesai ve düşük ücretler gibi farklı şekillerde etkilenmeye başladığı bu günlerde emeğimize ve onurumuza sahip çıkmak, sendikalaşma önündeki tüm engellerin kaldırılması için sürekli ve düzenli eylemlere başlama isteği birçok kesimde ortaklaştı. Bu eylemlerin başlangıç yeri olarak da en son 3 sendika temsilcisinin işten atıldığı IBM Türk‘ün binasının önü seçildi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Sekreterliği,
EMO İstanbul Şubesi, Tez Koop-İş Sendikası‘nın başlattığı eylemlerin ilki 3 Aralık Çarşamba günü Saat: 12:00-12.30 arası IBM Türk‘ün 1. Levent‘teki binası önünde gerçekleştirildi.
EMO İst. Şubesi üye ve yöneticilerinin, Tez Koop-İş üye ve yöneticilerinin yanında çeşitli demokratik kitle örgütü üyeleri emek dostlarının yer aldığı basın açıklamasında Tez Koop İş yöneticileri ve
TMMOB İstanbul İKK Sekreteri Tores Dinçöz birer konuşma yaparak bu eylemlerin içeriğini ve her Çarşamba düzenli olarak tekrarlanacağını ilan ettiler. Tores Dinçöz, bütün mühendis ve mimarlar olarak her geçen gün giderek artan işten atılmalara, kriz bahanesiyle işyeri kapatmalara ve emeğin sömürüsünün artırılmasına karşı olduklarını, bu politikaların meslektaşlarını da vurmaya başladığını, meslek odaları olarak kapitalist krizin bedelinin çalışanlara ödetilmesine izin vermeyeceklerini belirterek, 22 Kasım‘da, 29 Kasım‘da ilan ettikleri eylemliliklerini ülkenin her yerine yayarak devam edeceklerini vurguladı.

Daha sonra söz alan IBM‘den atılan sendika temsilcisi Nedim Akay, IBM‘de sendikal örgütlenme çalışmalarına sadece kişisel çıkarlarını artırmak için değil, bilişim alanında ve beyaz yakalılar olarak tanımlanan kesim içinde, daha sonra ise tüm çalışanlar içinde sendikal örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çekmek için giriştiklerini, işten atılmalarının beklenmedik bir şey olmadığını ancak ülkemiz ve çocuklarımızın geleceği için bu riski göze aldıklarını, işten atılmaktan dolayı pişman olmadıklarını, her türlü platformda mücadele etmeye devam edeceklerini ve sonuçta başarılı olacaklarına inançlarının tam olduğunu belirterek katkı ve destek veren herkese teşekkür etti.

Yaşasın sendikal Örgütlenemez, IBM İşçisi Yalnız Değildir, İşten Atılanlar Geri Alınsın, Direne Direne Kazanacağız sloganlarının atıldığı basın açıklaması katılanların alkışlarıyla sona erdirildi ve gelecek hafta Çarşamba günü için yeniden buluşmak üzere IBM binası önü terk edildi.

demokratmakina   10 Aralık 2008 20:53  

KESK ve DİSK'in çağrısıyla Türkiye'nin dört bir yanında gelen çok çeşitli kesimden 50bini aşkın emekçi, "İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi" mitinginde Ankara'da Sıhhiye Meydanı'nda bir araya geldi. Katılımın çok yoğun olduğu mitingte saat 10.30'dan itibaren Hipodrom'dan yürümeye başlayan kitle saat 14.30'da Sıhhiye Meydanına ancak girebildiler. Alanın kalabalığı almaması üzerine kitlenin bir kısmı Abdi İpekçi Parkı'na ve Köprülü Kavşak'a geçmek zorunda kaldı.

Miting başladığında hala alana girebilmek için bekleyen kortejler vardı. Miting başladıktan sonra bir an önce alana girmek isteyen grupları polisin keyfi biçimde geciktirmesi ve arama noktasında ölçüsüz bir şiddet kullanması nedeniyle bir süre arbede yaşandı. Polisin gaz bombası ve cop kullandığı saldırısı sonucunda halktan yaralananlar oldu.

Her şeye rağmen miting alanında onbinlerce kişi, coşku ve kararlılıkla krizin bedelini ödemeyeceklerini haykırdı. Çok sayıda siyasi parti ve kurum temsilcisinin de destek verdiği mitinge, destekleyen kurumlar adına, TTB Başkanı Gencay Gürsoy ve TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı birer selamlama konuşması yaptılar.

Bu konuşmaların ardından Önce DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, ardından da KESK Genel Başkanı Sami Evren mitingin ana konuşmalarını yaptılar. Büyük bir coşku ve ilgi ile dinlenen konuşmalara sık sık sloganlarla kesildi. Konuşmalarda, AKP Hükümetinin krize karşı biran önce emek ve demokrasi programnı hayata geçirmesi istendi.

Konuşmaların ardından Grup KYBELE, Moğollardan Taner Öngür ve Grup Bandista kısa birer müzik dinletisi yaparak kalabalığı coşturdu.

İvme, Korteji Disiplini ve Kırmızı Baretleriyle Dikkat Çekti

İvme Dergisi de mitinge "Mühendisiz, Mimarız, Emekçiyiz Krizin Bedelin Ödemeyeceğiz" ve "TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimini Emek Düşmanlığından Vaz Geçmeye Çağırıyoruz" yazılı pankartlarıyla katıldı.

İvme kortejinde sık sık "Semayenin Krizini Sermaye Ödesin, "Tekeller Halka Hesap Verecek", "AKP Halka Hesap Verecek", "Mühendisiz, Mimarız Haklıyız Kazanacağız", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz", "Direne Direne Kazanacağız", sloganları atılırken, mimar Alev Şahin'in düşüncelerinden dolayı Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından işten çıkarılması da sloganlarla protesto edildi.

"Yoksulluk İşsizlik Kader Değildir", "Sermaye Krizinin Bedelini, Sermaye Ödesin", "Kriz Sömürüye Bahane Olmasın", "Zamlar Geri Çekilsin", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz", "Gücümüz Örgütlülüğümüzdür", "Mühendisler Mimarlar Örgütleniyor", "Mühendisiz Mimarız, Emekten Halktan Yanayız", "Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nde Baskıya Son", "Demokrat Görünme, Demokrat Ol", "Politik İnsana Her Yerden Baskı Var", "Oda Çalışanlarının Hakları Engellemez", "Mimarlar Odası Ankara Şubesi Şirket Değildir", dövizlerinin taşındığı kortej kırmızı baretleri ve disiplini ile dikkat çekti.

TMMOB etkin yönetim anlayışının mitinge destek kararını çok geç alması ve katılımı arttırmaya dönük yeterli çaba içinde bulunmaması, TMMOB kitlesine de yansımıştı. TMMOB kortejinde yaklaşık 250 kişi bulunurken, çeşitli branşlardan mühendis, mimar ve öğrencinin yer aldığı İvme korteji 160 kişilik katılımı ile alanda yerini aldı.

demokratmakina   30 Kasım 2008 23:07  

27 Kasım 2008 Perşembe günü 13.00'te Taksim tramvay durağında bir araya gelen İvme Dergisi yayın kurulu üyeleri ve okurları, mimar Alev Şahin’in düşüncelerinden dolayı Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetimi tarafından işten çıkarılmasını protesto edildi.
Çetin hava ve ulaşım koşullarına rağmen, çeşitli branşlardan mühendis, mimar ve öğrencilerden oluşan yaklaşık 90 kişilik bir kitle "TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimini Emek Düşmanlığından Vazgeçmeye Çağırıyoruz" pankartı arkasında bir araya geldi. Eylemde Alev Şahin’in yalnız olmadığı kamuoyuna duyurulurken, “Mühendisiz Mimarız Haklıyız Kazanacağız”, “Alev Şahin Yalnız Değildir”, Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz” “Baskılar Bizi Yıldıramaz” “Demokrat Görünme, Demokrat Ol” sloganlarıyla Mimarlar Odası Ankara Şubesi teşhir edildi.
İvme Dergisi Yayın Kurulu üyesi Gülcan Kırca’nın okuduğu açıklamada “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliklerine katıldığı gerekçesiyle tutuklanarak 3 ay süreyle cezaevinde kalan mimar Alev Şahin, tahliyesinin ardından Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ndeki sekreter yardımcılığı görevine geri dönmüştür. Arkadaşımız işine döndükten sonra hayat görüşüne, yaşam tarzına ve mücadele anlayışına karşı bir ‘öteki’leştirme içerisinde yaklaşıldığını fark etmiştir.” denilerek şube yönetimi tararfından önce mobbing uygulanarak Alev Şahin’in istifaya zorlandığı sonrasında ise sebep gösterilmeksizin işten çıkarıldığı ifade edildi.
Açıklamada "Mimarlar Odası Ankara Şubesi Şirket Değildir", "Oda Çalışanlarının Hakları Engellenemez", Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nde Baskıya Son", "Politik İnsana Her Yerden Baskı Var" ve "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz" yazılı dövizler ve İvme Dergisi okurlarının taktıkları kırmızı baretler dikkat çekti. Açıklama, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetiminin emek düşmanlığından vazgeçmeye çağrılması ile son buldu.

demokratmakina   28 Kasım 2008 02:11  

Kocaeli İvme Dergisi Yayın Kurulu üyeleri ve okurları, mimar Alev Şahin'in Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetimi tarafından işten atılmasını 26 Kasım 2008 günü Saat: 12.45'te Kocaeli İnsan Hakları Anıtı Önünde protesto etti.
31 Ekim 2008 günü hiçbir yazılı gerekçede bulunmayan İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi olması nedeniyle mimar Alev Şahin İşten çıkarılmıştı. Emek düşmanlığı yapan Mimarlar Odası Ankara Şube yönetimi, Kocaeli İvme Dergisi okurları, yayın kurulu üyeleri, çeşitli DKÖ ve partilerin desteğiyle düzenlenen ve 55 kişinin katıldığı bir basın açıklamasıyla protesto edildi.
Açıklamayı okuyan İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Özkan EROĞLU, şube yönetiminin emek düşmanı tavrını eleştirerek yönetimin göreve seçilirken vaad ettiği "örgüt içi demokrasi" ilkesini hiçe sayarak tam bir yönetim oligarşisi yarattığını ve bunun sonucunda da düşünceleri nedeniyle devrimci bir mimar olan Alev Şahin'i antidemokratik bir tutumla işten çıkardığına değini. Açıklamada Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetiminin bu tavrının her platformada gündeme getirileceği ve hesabının sorulacağı belirtilerek, Teoman Öztürk şahsında somutlanan TMMOB'deki devrimci mühendislik mimarlık geleneğinin sürdürüleceği vurgulandı.

"Baskılar Bizi Yıldıramaz", "Mühendisiz Mimarız Haklıyız Kazanacağız", "Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz" sloganlarının atıldığı basın açıklaması alkışlarla son buldu.

demokratmakina   28 Kasım 2008 02:06  

BLOG demokratmakina rss kaynağı

adresi: http://demokratmakina.sosyomat.com/blog

topluluklar

üyesi olduğum topluluklar | yöneticisi olduğum topluluklar
  1. ivme

    ivme

    3 üyesi var. üyelik serbest.



 
tuttum işlemi gizlidir. karşı tarafın haberi olmaz. tuttuğunuz kişileri bir arada görebilir, yaptıklarını takip edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage